 |
Mine Kırıkkanat'ın son romanı
'Bir gün, gece'nin kahramanlarından Posta gazetesi köşe yazarı Yazgülü Aldoğan'ın
yazarımız ile yaptığı röportaj. (Posta Gazetesi 11 Mayıs 2003 Pazar)
‘Bir gün, gece’ ile önce ruh depremi!
Mine Kırıkkanat'ın son romanı, beklenen İstanbul depremi sonrası yaşanacak
felaketleri anlatıyor, insani ve siyasi... Ve romanın kahramanlarından biri de benim
Mine Kırıkkanat, (bundan sonra Mine diye geçecek) bir gün telefonu açtı ve bana
bir kitap yazdığını, kahramanlardan birinin de ben olduğumu söyledi. O kadar. Biraz
heyecan, biraz sevinç doldu içime, hatta sizinle de paylaştım, sonra beklemeye
başladık. Bir gün yine telefon etti, sesi çok heyecanlıydı, "Bitti.
Gönderiyorum, basılmadan önce okumanı istiyorum" dedi. İki gün sonra elimdeydi,
Paris'ten yollanmış, son çıkış. Eve götürdüm, koltuğuma kuruldum, taslağı
önüme koydum ve bütün gece birbirimize baktık. Okuyamadım! İkinci gece bakışma
devam etti. Gece yarısı, bir cesaret okumaya başladım. Merak, heyecan, üzüntü,
tedirginlik, korku, dehşet, kâbus, kuyunun dibi... Yavaşça toparlanış, kımıldanma,
hayata geri dönüş, tutunuş, mücadele; Yılma, başar, çırpın, savaş! Gibi
duygularla sabaha karşı bitti...
Heyecandan okuyamadım
İtiraf etmeliyim ki 'Yazgülü' bölümü geldiğinde, elim yanmış gibi kapadım ve
uzun bir aradan sonra, gizemli bir odanın kapısını aralarmışçasına içine girip
nelerle karşılaşacağımı merakla bekleyerek okudum. İnsanın kendinden bahsedilmesi
enteresan bir duygu. Üstelik bu bir 'fiction'. Yani Faruk Bildirici'nin kitapları gibi,
araştırmaya dayalı belgesel değil. Romandaki Yazgülü, aslında ben değil, benden
türemiş, yaratılmış bir kahraman. Yine de heyecan verici. Bunlar benim duygularım.
Kitabın kahramanı olduğuma göre kendimden bu kadar bahsetme hakkım var. Şimdi sıra
kitapta ve Mine'de.
Mine, kitaplarını yazmaya başlamadan önce bazı yazarlar gibi bir sinopsis, senaryo
hazırlamıyor. Hiç kuşkusuz, beyni dolu, ama tam bilincinde değil. Bu kitaba da bir
polisiye roman yazmaya niyetlenip başlıyor, sonra bir de bakıyor ki tuşlardaki
parmakları bir kâbus senaryosu döktürüyor, hem de İstanbul'la ilgili, bizimle
ilgili. "Bu kitabı sanki ben yazmadım, yazdırıldı" diyor. Kitap, bir
kehanetler silsilesi. Ama aslında bir jeolog sismolog ve bütün dünyada deprem
araştırmaları yapan asistanının katkılarıyla bilimselleştirilmiş. Zaten Mine,
Körfez depreminden sonra bu konuda çok araştırma yapmış, Fransa'da da pek çok
rasathaneyle ilişki kurup depremlerle ilgili bilgi toplamış. Ve 'deprem anında ve
sonrasında yapılabilecek çok az şey olduğunu, her şeyin önceden yapılması
gerektiğini' anlamış ve büyük bir umutsuzluğa kapılmış. Evet tahmin ettiniz,
İstanbul'da bir dakika süren 7.4'lük bir deprem oluyor ve ondan sonra yaşananlar
romanın konusu. Neredeyse yarısı yıkılmış bir İstanbul. Ölüler, yaralılar, aç,
susuz ve açıkta kalmış yaşayanlar! Ne yapılacak? Mine'nin kitabı, bu tedirginliği
yaşatırken bana, birkaç gün sonra Bingöl depremi oldu! Sabah saat 07.00'de
öğrendiğim depremi, telefonu açıp Mine'ye haber verdiğimde ağlıyordum. Korkunç
sona yaklaşıyor muyduk ne? Depremde ölmek kader değil. Ama bir uyarı olması gereken
Körfez depreminden bu yana, yıkılacağı kesin binalar için ne yapıldı? İnsanlar
'mezarları' olabilecek evlerde yaşamaya devam ediyor, Boğaz Köprüleri'nin bacakları
bile onarılmadı!
Çok tepki çekecek
Mine'nin kitabını birebir anlatacak değilim elbet. Ön okuma için verdiği herkesin
uyardığı gibi, sorumlu ve yetkililerden pek çok tepki alacağı kesin. Bütün bunlara
göğsünü siper etmesi, tek başına bir yazar olarak yeni bir uyarı yapma cesaretini
bulma nedeni basit: "Kavgaya hazırım, birinin yapması gerekiyordu" diyor!
Mine, zaten yıllardır, karşı çıktığı her yanlışla mücadele ediyor...
Yıkılacağını öngördüğü, sevgili Galata Kulemin gölgesinde yaptığımız
sohbette tabii ki ilk merak ettiğim konu 'Yazgülü'nün bu kitapta neden yer aldığı?'
Yanıtı; Körfez depremi ve benim o deprem dolayısıyla hafta sonlarını geçirdiğim,
kendimce yapmaya çalıştığım şeyleri ona anlatmış olmam. Oğlu Gökçe'nin dedesi
dahil akrabalarını kaybettiği bu depremden ve heyecanımdan çok etkilenmiş olması
neredeyse kitabın konusunu da belirlemiş, dolayısıyla kahramanını. Yoksa Mine'nin en
yakın, en can arkadaşı değilim, birbirimizi çok uzun zamandan beri tanımıyoruz.
Aynı ülkede yaşamıyor, sık görüşmüyoruz, ama birbirimizi anlıyor ve seviyoruz!
Ama biraz da dalga geçerek beni 'sosyal iyi' olarak niteliyor, "Ben sevdiğim
insanlara ve yakınlarıma çok yardım ederim, sen hiç tanımadığın insanlar için
kendini parçalıyorsun" diyor...
Sordum, anlattı
Yazgülü: Kitapta bahsettiğin felaket senaryosunun ne kadarı
gerçekçi? Gerçek, bu kadar kötü olabilir mi?
Mine: İki uzmanla oturup Marmara’da kırılacak bir faydan
sonra oluşabilecek en kötü deprem senaryosunu hazırladık. Olur mu, olmaz mı bilemem.
Ama olabileceğinin en kötüsü bu. Depremin Marmara’nın sularına sifon etkisi
yapması, suların Karadeniz’e çıkması, tsunamiler, köprülerin yıkılması... En
kötüsü ‘love’ kavramı. Bütün depremler birbirini tetikliyor ve yeryüzündeki
faylar harekete geçince dünyanın sonu geliyor. Uzmanlar buna ‘love’ diyor. Son bir
uyarı olsun istedim. İstanbul’un bir afet planı bile yok.
Yazgülü: Belediye’nin akademik çalışmaları var ama radikal
önlemler için yasaların izin vermediğini söylüyorlar.
Mine: Depremden sonra hayatta kalan insanları nerede
barındıracaklar? Çadır kuracak yer bile yok. Stadyumlar nasıl kullanılacak, sağlam
kalan otellere nasıl el konulacak? Bunların planı olması lazım. Var mı? Yardım
gönderseler bile ulaştıramıyorlar!
Yazgülü: Ya ABD ve AB’nin Türkiye’yi paylaşma kavgası? Bu
bölüm ne kadar gerçekçi?
Mine: Sevr’de bitmiş bir hesap yeniden gündeme gelecek.
Türkiye, bu dış borç yüküyle bu enkazı kaldıramaz. Devlet depremin altında
kalacak. Yeniden yapılandırma için büyük devletler devreye girecek. Irak'ı
yıktılar, yeniden yapılandırıyorlar. Burada yıkmak için zahmet bile etmemiş
olacaklar. O kadar işin altına girince de paylaşacaklar. Ama biz ne yapıyoruz? Tak tak
masalara vurmaktan deprem olacak neredeyse! Büyükşehir Belediyesi, Miniatürk yapmış.
Orada yer alan tarihi yapıların kaçının depremde sağlam kalacağını araştırsa ve
önlem alsa daha iyi olmaz mıydı? Onlar yıkılacak ve biz Miniatürk'le avunacağız!
Yasa izin vermiyor diyorlarmış. Banka soymaya gelince yasa önemli olmuyor, okul tamir
etmeye gelince mi yasa engel oluyor? Ne biçim yasallık bu? Hangi yasaklar dinlendi?
Devletin topraklarına gecekondu kurmak yasak değil miydi? Şu anda taammüden cinayet
hazırlanıyor.
Yazgülü: Kitapta niye bu kadar acının yanında aşk ve seks var?
Okuru rahatlatmak için mi?
Mine: Kesinlikle değil. Zaten iki seks sahnesi, bir
yıldırım aşk var. Öyle olsa daha çok koyardım. Lübnan iç savaşını yaşamış
bir arkadaşım bana, bombalar düşerken hiçbir zaman yaşamadıkları kadar çok
seviştiklerini, yiyip içtiklerini anlatmıştı. Sonun yaklaştığını görünce
insanın yaşama ilişkin bütün dürtü ve istekleri hiç olmadığı kadar artıyor!
Yazgülü: Niye bu kadar çok tepki alacağını sanıyorsun? Tabii ki
herkes bayılmayacak ama düşmanlık neden?
Mine: Mantıklı bir insana doğruyu söylediğin zaman
teşekkür eder ve durumu düzeltmeye çalışır. Ama bizim gibi kaderciliği benimsemiş
Doğu kültürlerinde işlerine gelmediği zaman hiç hoşlarına gitmeyecek, korku
yaratmakla suçlayacaklar beni.
Yazgülü: Aslında sana teşekkür etmeleri lazım.
Mine: Tabii canım, ben sana haber veririm, teşekkür
ettikleri zaman!
Yazgülü: Tabii ABD'ye gitmesen iyi olur, asıl onlar sana çok
kızgın olacaklardır.
Mine: Zaten ABD'ye gitmeyi düşünmüyorum. O korkudan
değil, başka bir korkudan. 2004 yılında başka bir saldırı bekleniyor Amerika'da. Bu
romanda ABD'yi hedef göstermekle suçlanacağım. Buna da yanıtım şu;
Amerikalılar'ın çevirdiği 'Midnight Express' kadar Türkiye'ye zarar vermiş bir şey
yok. Benim kitabımın bu kadar zarar vereceğini sanmıyorum, onun karşılığı bile
olamaz.
|